Public Beta
Facebook Sayfamız  Twitter Sayfamız  Google+ Sayfamız

'Fetih 1453' Palavrası ve Kahraman Bizanslılar

Gökhan Kaya kullanıcısının resmi

Biliyorsunuz biz dünyada eşine pek rastlanmayan, 500 küsur senedir yaşamamıza rağmen her sene görkemli törenlerle İstanbul’u yeniden yeniden fetheden tuhaf bir milletiz.

Ortada 2000 civarında Rum vatandaşının kaldığını düşünürsek, bu Bizans ile alıp veremediğimizin ne olduğu büyük bir muamma. Belli ki bir şeyler içimizde kalmış.

Her neyse 'Fetih 1453' filmi; fragmanı çıkınca, aksiyon sahnelerinin de bildiğimiz Türk filmlerine pek benzemediği anlaşılınca ilgimi çekti. Bu arada okumuş etmiş, felsefeye, tarihe ilgisi bir hayli olan medeni bir insan olarak utanarak söylemeliyim ki bu tür tarihsel aksiyon filmlerine merakım fazladır. Hemen hemen biraz eli ayağı düzgün tüm tür filmlerini de izlerim.

Uzatmayalım, filme gittim; gerçekten savaş sahneleri Hollywood filmlerini aratmıyordu-hatta sanki birçok savaş sahnesini daha önce izlemiş gibiydim-, teknoloji iyi kullanılmıştı, ayrıca içinde aşk maşk bile ihtiva ediyordu.

Yeşilçam’ın klasik;  kuşatılırken, yok olurken bile zevk-i sefa süren, yenilgiyi hak eden, ‘yozlaşmış Bizanslılar’ teması elbette vardı. Bütün dinlerin sık kullandığı o argüman: 'Başınıza felaket geldi çünkü günahkardınız' yargısı alttan alta veriliyordu.

Ayrıca ‘Esas Kız’ bu sefer harbi Müslümandı, sonradan aşık olup Müslüman olan bir Bizanslı dilber de değildi. –Bu Bizanslı kızın Türk savaşçıya aşık olması da, tecavüzü ve zorbalığı örtmeye yarayan bir eril imge sanırım; tecavüz ettim ama gönüllüydü hikayesi-

Uydurma kurgulara da pek kızmadım, Ulubatlı Hasan diye birisinin -tarihçilerin genel kanısına göre hiç yaşamamışken- Fatih’ten rol çalmasına ya da Bizans savunmasının gözbebeği iken koltuğunun altından aldığı yaraya bakım yaptırmak için  tahkimatları bırakan, şehrin düşmesine neden olduğu iddia edilen, adı lanetlenen Giovanni Giustiniani’nin Sakız Adası yerine Hasan’ın ellerinde ölmesine de bir şey diyeceğim yok.

Hatta Şu Bizanslıların Türk esirleri surlardan sallandırdığı sahneyi nedenlendiren olay-zaman diziminin atlanmış olmasına da...  Bu 'unutkanlığın' da pek masum olduğu söylenemez.  Çünkü o kıyım  Haliç açıklarındaki deniz savaşında sahile çıkan ve esir alınan Hristiyanların öldürülmesinin bir nevi karşılığı-intikamıydı.

Amma son sahneler bende mide bulantısına yol açtı; Fatih Sultan Mehmet’in Ayasofya’ya girişi ve orada korkuyla bekleyen Hristiyanları sevgiyle kucaklayışı, Clintonvari hareketlerle küçük bir kız çocuğunu alıp sevmesi, onlara dini özgürlük vaat etmesi vs..

Biraz tarih okuyan, kabul gören anlatıları gözden geçiren biliyor ki, İstanbul 29 Mayıs sabahı tarihin en büyük yağma ve zorbalıklarından birisine sahne olmuştu. Fatih Sultan Mehmet askerlerini tabiri caizse gaza getirmek için üç gün yağma izni vermiş, bunun sonucu İstanbul’da zorbalığın her türü yaşanmıştı.

Yazılı metinlerdeki en vahşi sahnelerden birisi de filmin iddia ettiğinin aksine Ayasofya’da geçer. Bizans halkı şehir düşünce son çare olarak buraya sığınır. Osmanlı askerleri ulaştığında tarihi kiliseyi yağmaladıkları gibi, içerideki halkı esir almak için birbirleriyle yarışır. Ayasofya’da ve manastırlarda tecavüz ve katliam üç gün boyunca devam eder.

İsterseniz nereden çıkarıyorsun bunları diyenler için birkaç alıntı yapalım, okuma merakı olanlara da kaynak göstermiş olalım:
 
Ayasofya’ya girdiler, Kutsal kürsü ve ikonoları yakıp yıktılar. Azizlerin gözlerini oydular. Mukaddes emanetleri de kırdılar ve dağıttılar…. 60.000 bin civarındaki Hristiyan esir edilmişti. Kiliselerin çatılarında veya duvarlarında bulunan haçlar koparıldı ve ayakların altında çiğnendi. Kadınlara tecavüz edildi, bakirelerin kızlığı bozuldu, gençler taciz edildi…(Midilli Başpiskoposu Sakız’lı Leonardo tarafından Papa’ya yazılan mektuptan)

“…Büyük kalabalık, şehirdeki en büyük kilise olan Ayasofya’nın yolunu tuttu. Çok geçmeden hiçbir direniş göstermeksizin tutsak edildiler. Kilise içerisinde pek çok kişi öldürüldü…

“(Fatih Sultan Mehmet) Notaras’ın çocuklarının ve maiyetinin teslim alınarak boyunlarının vurulmasını emretti… Sultan Notaras ve ailesini tasfiye ettikten sonra İstanbul’da serbest bırakılmış bulunan Bizanslıların geri kalan kısmının da yakalanarak kılıçtan geçirilmesini emretti!.” (Laonicus Chalcocondylas-Türk Tarihi Kitabı)

… Kim çocukların çığlıklarını, annelerin hıçkırıklarını ve babaların feryatlarını tasvir edebilir? Bir Türk varlıklı bir esir ararken, bir diğeri rahibeler arasında yüzü güzel olanı tercih ediyor, daha güçlü olan üçüncüsü ödülünü onun elinden kaparak kucaklıyordu. Lüle saçlar, çıplak bir omuz ya da göğüs veya sallanan kollar tutsak edilmek için yeterliydi… Ayasofya’ya gelince … Yabaniler doğruca tizyinatını sökerek kutsal ikonaları kırmaya başladılar ve kutsal kürsünün döşemelerini yırttıyar. Lambaların avizelerini kırdılar, geri kalanı ise götürdüler.” (Mihail Ducas-Bizans Tarihi)

“Türkler bu şekilde şehre girdikten sonra yağmalamaya başladılar ve kendilerine direnenleri kılıçtan geçirdiler. Saray yakınlarına üşüşerek cinsiyet ve yaş ayrımı gözetmeksizin her çeşit zulüm ve şehvet düşkünü hareketleriyle tabi gaddarlıklarını ve zulümlerini sergilediler. Bir kısmı öldürüldü, bir kısmı iğfal edildi….(Cristoforo Riccherio-İstanbul’un Düşüşü)

Sanırım yeterince açıklayıcı oldu, bu kaynaklara itiraz edenlere filmde geçen pek çok aktarımın da bizzat bu kitaplardan alıntılandığını belirtmek isterim, fakat resmi tarih yazıcılarımız ‘nasılsa’ bu bölümleri unutmuşlar.

Şimdi duyar gibi oluyorum, ortaçağdan bahsediyoruz; Türkler, Franklar ya da Bizanslılar hepsi benzer vahşeti savaşlarda sergilediler, tarih bugünden bakılarak değerlendirilmez.

Çok doğru, ama hiç kimse 500 yıl sonra film çekerken, bilinen tüm anlatıları tersine çevirip resmen palavradan bir kurgu tarih yazmak ihtiyacını da hissetmiyor. İngilizlerin Haçlı filminde Haçlılar katliam yapıyor. Fransızlar Protestanları nasıl doğradıklarını alenen, bütün çıplaklığıyla çekmekten kaçınmıyor.

Ayrıca bana sorarsanız ortada bir kahramanlık varsa o da sayıları 8 bini geçmeyen Bizanslıların en aşağı rakamlarla 200 bin kişiyi bulan bir orduya karşı neredeyse iki ay direnmesidir. İmparatorlarının sade bir asker gibi burçlarda savaşarak ölmesi de cabası…

Peki sadete gelelim. Biz neden sürekli kendimize bizim dışımızda kimsenin inanmadığı  yalanlar söylüyoruz.

Bu başka bir yazının konusu, ama kısaca değinirsek: Birincisi işin içinde bugün güncel siyasette yeniden üretilen ‘Neo Osmanlıcılığa’ meşruiyet kazandırma çabası var elbette, ama öte yanda belki de daha önemli olanı; o kadar yıkıma, ötekileştirmeye rağmen Bizans’ın hiçbir zaman yok edilemediği gerçeği…

Çok mu mübalağ ettik. İstanbul’un camilerine bakın, Müslüman dünyasında benzerleri yok. Ama bir yapıyı çok andırıyorlar, hepsi onun varyasyonları gibi adeta.  2500 yıllık Ayasofya’dan söz ediyorum, ona baktığınızda içinizden o soru geçiyor: Biz mi Bizans’ı Bizans mı bizi fethetti aslında?

Fetih 1453
Fatih Sultan Mehmet
İstanbul
Ayasofya