Hayat kolay değil, erken yaşlarda insanın başına gelen travmalar kalıcı etkiler bırakabiliyor. Özellikle de söz konusu olayla baş etme yöntemi olarak onu unutmayı, bastırmayı, üzerini örtmeyi seçtiysek.
Şimdi olsa gülüp geçeceğiniz bir mesele gençken-çocukken ağır bir aşağılanma hissi yaratabiliyor; ileriki yıllarda belki de hayatınızı cehenneme çevirecek bir takıntı haline geliyor.
Bugün bir gazeteci arkadaşımızın sağaltımına bu bağlamda katkıda bulunmak istiyorum.
Söz konusu ‘kader kurbanı’ isim Sabah yazarı Engin Ardıç.
Biliyorsunuz bu hafta da kendisini yine ‘nefret nesnesi’ haline getirmeyi başardı, CHP milletvekili Şafak Pavey’e söylediği sözlerle: “Hem özürlü hem CHP'li." Elbette engelli bir insan için sarf edilen, tahammül sınırlarını çok aşan bu sıfata verilen tepki sert oldu.
Benim terbiyem çoğu küfür ve hakaretten oluşan değerlendirmeleri buraya taşımama izin vermiyor. Ama siz elbette tahmin etmişsinizdir (Belki büyük bir kısmı içinizden de geçmiştir.)
Ama ben kamuoyunun büyük bölümünden farklı bir tutum aldım ve olayı anlamaya çalıştım.
Efendim bu bir vaka; Engin Ardıç hep aynı iki şey bir araya geldiğinde gayri ahlaki, şiddetli, izansız tepkiler veriyor: Kadın ve Solcu.
Bir göz atalım yazılarına, alıntı yapalım:
“Peki, bizim protestocu hanımlar niçin soyunmazlar acaba? Hem solcu olup hem de ‘örf ve adetlerimize’ saygılı oldukları için mi yoksa güzelliklerine güvenemedikleri için mi?”
“Kerhaneye düşmek gibi bir şey… Devrimci bacı demek ki yumurtalı eylemlerde yaşıyormuş. Ortak özellikleri çirkin olmalarıdır bu kızcağızların. Hem çirkin hem pasaklı. Sorunları da budur. Bu yüzden hepsi birer "kompleks kumkuması" olup çıkmıştır.”
"Bir kızın nasıl giyineceğine anası babası (varsa sevgilisi) karışır."
“Feminizm artık pasaklı, çirkin, kirli, ter kokan, bakımsız, pis ve lezbiyen kadınlarla özdeş olmaya başladı...”
“Feminist kadınlar kendi orospuluklarına özgür kadın kılıfı arayan hatunlardır”
Midenizi daha fazla zorlamak istemiyorum, böyle uzayıp gidiyor.
Köylülerden, yeni kentlilerden nefret eden, sık sık iyi eğitiminden, görgüsünden, bilgisinden, dünyanın farklı ülkelerinden ve yemeklerinden söz eden; ‘örnek kentsoylu’ Ardıç, iş solcu kadınlara gelince nedense birden, bildiğimiz magandaya dönüşüyor.
Neden? Burada Lacan abimize başvurup, Ardıç’ın sürekli tekrarladığı kelimelerden bir kurgu çıkarabiliriz. Hangi kelimeler bunlar: Bakımsız, çirkin, pasaklı, solcu, kadın (sadık olmayan)...
Ardıç’ın genç olduğu dönem 70’li yılların başı, kendisinin deyişiyle çok yoksul bir genç; ailesi imkanlarını zorlayarak onu okutuyor, akıllı çocuk Boğaziçi’ni kazanıyor.
Zaman 70’lerin başı herkes solcu, yer Boğaziçi; yoksul ve mahalle çocuğu Ardıç İstanbul’da Türkiye’nin krem tabakasının yetiştirildiği bir okulda.
Anlaşılan kadınlar ona pek yüz vermiyor; ona kaba, kaba, yoksul, bakımsız, tipsiz ve pasaklı muamelesi yapıyorlar. Belki saç tipiyle belki pantolonu ile dalga geçiyorlar.
Aşık olduğu güzel solcu kızlar, başkalarıyla birlikte oluyor, ona dönüp bakmıyorlar bile. Belki de o hiçbirine açılamıyor, ya da açılsa bile pek yüz bulamıyor. Ardıç’ın ruh haliyle söyleyelim: Hepsi onu aldatıyor, hepsi sadakatsiz.
Ama Ardıç bütün bunlarla baş ediyor; akşamları yurda gittiğinde yatağında ağlarken ahdediyor; “Bir gün büyük bir gazetede köşe yazarı olacağım ve bütün hayatımı size küfretmeye adayacağım. Göreceksiniz. Yeneceğim seni İstanbul.”
Olabilir, insanlar aşmakta zorlandıkları sorunların üzerine kurdukları köprüleri bazen nefretten, hasetten, kıskançlıktan da inşa edebilirler.
Ama Ardıç’ın sorunu çok satan büyük bir gazetede yazması ve yaşlandıkça da diplere gömdüğü aşağılık duygusuna giderek daha çok başvurması.
Bugün makul günümdeyim; ‘Kadın düşmanı iğrenç, pislik adamın teki’ diye kestirip atmadan Engin Ardıç’ı bile anlamaya çalıştım.
Ona tavsiyem; o da kendini anlamaya çalışsın. Bir psikoloğa gitsin, şu meşhur yatağa uzanıp huşu içinde, üniversite yıllarını, yanına yaklaşamadığı solcu kızlara duyduğu platonik aşklarını anlatsın.
Ama aman dikkat psikolog kadın olmasın, o benim kadar anlayışlı olmayabilir!

