Kaybolup giden zamanların peşine düşmüş bir kadın vardı karşımda; herşey o an, birazdan, yarınlarda yaşanmayacak diye tutturmuş, geçmişi hep şimdiye çağıran biçare bir kadın. Öyle bir handikapın içerisindeydi ki... Paranoyaları dünyası olmuş çığlık çığlığa bağırıyor gözleri, elleri bağırıyor, saçları gidip gelişlerinin çıkmazlarını temsil ediyordu...
İnanamıyordum kadına; nasıl olurda kendisinin olmadığı bir hayatta bu kadar var edebilirdi insan iç dünyasında? Öyle bir var etmek ki bu hep dış kapının mandalı muamelesi görmüş gibi hissediyordu. Anlatamıyordum bir türlü, her şey geçmişte kaldı, senin varlığından kimsenin haberdar olmadığı bir zaman... Beni anlamıyorsun diye tutturuyor ve o mahur gözler yaşlarla doluyordu. Her yerinden çengellenmiş bir tutsak gibi kurtulmak istiyordu bu işkenceden, ancak en ufak haraketinde derisini koparıyor daha çok canı yanıyordu. Korkulacak, böylesine acı çekilecek şey neydi Tanrı'm... Ona yardım etmeliyim diyip duruyordum kendime... Önce korkularını bilmeliydim. Neydi onu bu kadar telaşa, bu kadar acıya sürükleyen? Bir zombi gibi fırlayıp tekrar mı yaşanacaktı her şey kadına göre? Hep geçmişin gerisinde kalacağım endişesi ve bu endişenin getirdiği kaybetme kabusları mı? Geçmişe benzitilmek mi derdi? Yoksa en acısı ve en kurtulunamazı "EGO" ları mı..? Bu soruların hepsi cevap olabilirdi... Hayır hayır... Bu sorularla ce-veba-a ulaşmak mümkün görünmüyor dedim. Zaman kaybediyorum... Zaman kaybediyorum çünkü karşımda bir kadın var ve düşündükleri onu öldürüyor. Tanrı'm... Sen mi oynuyorsun onunla? Seni geçmişe götüreceğim Kadın dedim kendi kendime... Bu talepte bulunduğumda karşımdaki manzaraya inanamadım; KAdın resmen o acı çektiği zamanlara "Beni Koyup Gitme Ne olursun" dedi...
Bu yazıyı hiç tamamlayamadım. Her insanın hayatında vardır ya eksik cümleler, tamamlanamayan, dilin varmadığı anılar. Benim için de bu iç yolculuğu tamamlamak gelmedi hep kalemimden. Eksik kalanların hikayesidir bu yazı.

