Evliya Çelebi 17. yüzyılda tüm Osmanlı topraklarını ayrıntılı bir biçimde gezer. Kahire'den Belgrat'a anlattığı her kente aynı mesafeden bakmaktadır. Hiçbirini İstanbul'u refere ederek betimlemediği gibi, hiçbirini İstanbul olmadığı için aşağılamaz da. Her kenti kendi özgüllüğünü dikkate alarak aynı sistematik içinde anlatır.
Bir süredir araştırdığım halde Türkiye'de kentli kimliklerininin değişiminin erken aşamaları üzerine tarihsel bir araştırmaya rastlamadım. Okullarda bize verilen eğitimin de gerçek tarihle ilgisi olmadığını düşünüyorum -ki daha sonra konuşalım- . Dolayısı ile bu konuyla iligli araştırdıklarımı dikkatlice biraraya getirerek paylaşmak istiyorum.
İstanbulluluk kavramı İstanbul'un en erken modernleşen Osmanlı kenti olmasıyla yakından ilgilidir. Diğer kentler henüz geleneksellikle bağlarını az ya da hiç koparmamışken, İstanbul bu konuda çok yol almıştır. Böyle olunca eski Osmanlı sistemi içinde yaşamsal olan toplumsal statü tanımları aşınır ve yerlerine, en çok çağdaşlaşan kentin sakini olmayı ön plana alan yeni bir statü tanımı gelir. En fazla modernleşenler ve modernleşmenin nimetlerinden yararlananlar, ötekilerden ayrı bir kategori oluşturacaklardır. Ötekiler geçmişi, İstanbul geleceği simgeledigi için, İstanbulluluk da taşra insanının bir gün gelip ulaşacağı modernlik aşamasını simgeleyen bir kavram olmuş çıkmıştır. İstanbulluluk yalnızca İstanbul'da doğmak ve yaşamak anlamına gelmez. İstanbulluluk yeni kimlik yapılarına tanım kazandıran bir idealdir.
Cumhuriyet çağında çok uzun süre boyunca Geç Osmanlı'dan devralınan bu İstanbulluluk kavramı kullanılacaktır. Giderek hemşehrilik yapıları değişmektedir. Özellikle 1950 sonrasında tırmanan kırdan kente göç, bu yapılara yepyeni tanımlar getirecektir. Kırdan kente gelenler ellerinde maddi olanakları ve düşük sermayeleri olduğundan, burada cemaatçi bağları yeniden üreteceklerdir. Azgelişmiş bir metropolde barınmak için, hemşehrilerin maddi ve toplumsal desteği gereklidir. Sivaslılar, Siirtliler, Erzurumlular mahalleleri ve dernekleri bu sebeple ortaya çıkar. Oysa Batı ve Orta Avrupa'da bir yüzyıl önce kente akanlar hemşehrilik bağlarını unutup özerkleşmişlerdi. Artık kendilerini ne doğdukları yerle ne de halihazırda bulundukları kentle tanımlıyor; Manchester'lıyım, Londra'lıyım demiyorlardi. Türkiye'de ise bu cemaatçi bağlar yaşamsaldı ve kimi açılardan hala yaşamsal. Metropolde yaşamak, örneğin, bir işe başlamak daha kolaylaşmasını sağlıyordu. Bugün de sağlıyor. İşsiz kalındığında ya da işbirliği gerektiginde hemşehrilerin desteğinden yararlanmak aynı "modernleşen" cemaatçi bağlar nedeniyle hala mümkün ve gerekli. Demek ki "ben aslen şuralıyım" demek bu ülkede hala işlevsel.
Bir yandan da kente gelenleri İstanbullulaşamadıkları için suçlama eğilimleri gelişti. Diğer yandan da burada "gerçek" İstanbullu kalmadığı yakınmaları belirdi. Dolayısıyla, gelenlerden hem hemşehri bağlantılarını yok etmeleri hem de yeni bir İstanbullu modeline alışmaları ve benimsemeleri beklenir oldu. Bunu yaparlarsa o kenti benimseyeceklerdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin de bu konuda bir araştırması bulunuyor. Araştırma, hala İstanbul'da yaşayanların hemşehrilik kimliklerini öğrenmeyi amaçlıyor. İstanbul'da yaşayanlarin önemli kesiminin (%66.1'inin) kendisini İstanbullu saymadığı ortaya çıkıyor.
Şimdi hala bu insanların kendilerini İstanbullu saymaları isteniyor. Yani hemşehrilik kavramını ortadan kaldırmak yerine, bir kez daha cağdaşlığın o yapılar üzerinden kurulması isteniyor. Oysa tüm hemşehrilik bağları ve tüm geleneksel aidiyetler gibi İstanbulluluk da ortadan kaldırılması gereken bir statatüyü temsil ediyor yalnızca. Belediye billboard'larında "Ben İstanbulluyum" biçiminde dile getirilen dileğin ya da kimlik önerisinin çağdas bir kentli altyapısı olmadığını artık anlamanın zamanı geldi de geçiyor. Modern bilinci araçlarla inşa etmeye çalışan şu Türk saplantısından kurtulmak zorundayız. Modern insanın ismi ve soyadından başka hiçbir etikete ihtiyacı yok. Çağdaş kimlik edinilmişliklerle biçimleniyor.

